No Silver Bullet
(mucizevi çözüm yoktur)
Bu sözü sinek pislemedik bir yere yazınız lütfen. (Rahmetli Attila İlhan’a sinek pislemedik bahsini sormak isterdim.)
Fred Brooks‘un 1986 yılında yazılım mühendisliği üzerine yazdığı meşhur makalesinin başlığı olan mezkûr ifade, bu günlerde kafamı kurcalayan bir sorunla örtüşüyor.
Bilindiği üzere her türk erkeğinin nefsi çeşitli istisnalar dışında askerlik hizmetini tadıyor. Düzgün bir işe girmenin ve bir yastıkta kocamanın gerek şartını oluşturan bu eylemi seve seve ya da diğer ikilemeyle gerçekleştiriyor(uz).
Buna karşın bazı özgürlükçü, solcu yazar çizerin ve özellikle savaskarsitlari.org hareketinin başını çektiği bir grup, ısrarla vicdani reddi savunuyor. Gerçekten Türkiye dışında hiçbir aklı başında ülkenin tanımamazlık etmediği, kimi ülkelerde handiyse yüz yıldır geçerli bu insani hakkın ülkemizde de geçerli olmaması için hiçbir geçerli, tutarlı, haklı neden yok. Bilmeyenler için kısaca:
Bir bireyin ahlaki, dini ya da felsefi gerekçelerle askerlik görevini yapmaktan kaçınmasıdır vicdani ret. Adı üstünde vicdani nedenlerle askerlik hizmetini reddetme.
Vicdani reddin, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa Konseyi’nin ilgili kararına göre (aramaya üşendim) insani hak kapsamında görülmesi ve değindiğim üzere Somali, Kuzey Kore, İran, Yemen vb. geri kalmış ülkeler dışında her özgür ülkede hak kabul edilmesi bu görüş taraftarlarının elini kuvvetlendiriyor. Bazı ülkeler işi zorunlu bir kamu hizmetiyle hallediyor. Türkiye ise kamu hizmeti hakkı dahi sunmayan ender ülkelerden.
İmdi, öldürmeyi ve ölmeyi reddetmek, eline silah almak istememek gerçekten de temel insan hak ve özgürlükleri düşünüldüğünde arkası oldukça dolu bir düşünüş biçimi elbette. Bunu savunmanın ve kamuoyu oluşturmanın önünde katiyetle hiçbir engel olmamalı ve bu talep değerlendirilmeli. Bu talebin, herhangi bir kamu yükümlülüğü -söz gelimi vergi- ile kıyaslanamayacağı her düşünen beyin için nettir diye düşünüyorum. Veyahut, ülkede asker kalmaz diyenlere İtalya’da, Kamerun’da, Bulgaristan’da, Danimarka’da vs. asker olup olmadığını sormak isterim.
İlk bakışta; “Anti-militarist bir politik görüşe sahibim, şiddete karşıyım ve bir şiddet eylemine karışmaktan imtina ediyorum.” diyen bireyle “İslam inancıma göre şu an ülkemizde Allah adına bir savaş yapılmamaktadır, dolayısıyla günah işlemekten korkuyorum.” diyen birey aynı mesafede değerlendirilecek ve hak yerini bulacak gibi gözüküyor.
Bu noktada, bende hâsıl olan soru şu oluyor: Kürt Mehmet mahalle baskısından, eğitimsizlik ya da bilinçsizlikten felsefi ya da vicdani afili bir sebep gösteremeyecek ve alavere dalavereyle yine nöbete gidecekse, tanınacak bu hak tam tersi bir bağıntıyla zımnen eşitliğe aykırı hâle gelmeyecek mi? Bu soru tabii ki tanınmamış bir hak üzerinden yöneltilen farazi bir sorudur ama kanaatimi yansıtmaktadır.
Buradan hareketle en doğru çözümün profesyonel ordu (belki de özelleştirilmiş) çerçevesinde paralı askerlik modeli olduğu düşüncesine kayabiliriz. En bariz örneğini Amerika’dan verebileceğimiz bu modelin de kendi içindeki rezil yapısını Fahrenheit 9/11 izlediyseniz fark etmişsinizdir. Amerikan piyadelerini, işgal ettiği ülkeyi Call of Duty oyununda bir mekan belleyen, sırf zevk için burn motherfucker burn eşliğinde insan kıyan, çoğunluğu cahil ve fakir gençler oluşturuyor. Benzer yaklaşımla ülkemizdeki milyonlarca genç işsizi düşünerek “elbette yazılacak bulunur” mantığıyla bir şekilde ayrımcılığa giden bu yapının da kabul edilir vicdani bir geçerliliği var mı? Dikkat isterim, bir insanın yeri geldiğinde canı pahasına savaşacak, gelirini bundan elde edecek ve olası muharebe sonrası ruhsal ve içtimai sonuçları göze alacak olmasından bahsediyoruz. Ve en önemlisi seçme şansı var mı yok mu belli olmayan, hatta belki de başka şansı olmayan insanlardan. Tuzla tersanesinde ölen ya da sağlığa zararlı kimyasallarla çalışan işçilerin haklarını savunmak belki de hayatları boyu posttraumatic stress disorder‘la yaşayacak insanların haklarını savunmaktan daha mı vicdani? Dahası “o kadar işsiz var, bulunur”u savunan vicdani retçilerin var olması en bariz samimiyetsizlik örneklerinden biri gibi geliyor bana.
O zaman varacağımız yer, bir adım daha ileri atarak ütopist “insanları değil silahları toprağa gömelim” fikri mi? “Savaşlar olmasın şeker de yiyebilelim” mi? Tütün dışında bir ot kullanmadığımdan olsa gerek gerçek dışı bu temayüllerin de ele avuca gelir gerçekçi bir söylem olduğunu düşünmüyorum. Napolyon’un bir sözüdür, “Milletlerin kaderini coğrafyaları belirler”. Gerçekten de burası netameli bir coğrafyadır ve “Finlandiya’da asker mi kaldı canım?” hoşluklarıyla olaya yaklaşmak abes kalır.
Biliyorum bekliyorsunuz ama bir yere bağlayacak, ‘budur’ diyecek durumda değilim. Sadece vicdani reddi savunanların sonuna kadar bu hakkı talep edebilecekleri bir ortam sağlanması gerektiğini biliyorum. Bunun önündeki en büyük engelin; Perihan Mağden hakkında iki kez, son olarak da Türkiye’nin yaşayan en büyük anti-militaristi Bülent Ersoy hanımefendi hakkında açılan soruşturmaların kaynağını oluşturan TCK’nın 318. maddesinin katiyetle düzenlenmesi gerektiğini, ‘soğutma’ gibi elastiki, muğlak bir ifadenin maddeye girmesinin kabul edilemez bir garabet olduğunu düşünüyorum.
Halkı askerlikten soğutma
MADDE 318. - (1) Halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
(2) Fiil, basın ve yayın yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında artırılır.
Bu kanun açıkça bir fikir suçudur.
Neyse ki kanunları eleştirme hakkımız var. Gerçi bizim gibi sistemsiz ülkelerde birilerinin adamın ayağını kaydırmak istemesine de bakabiliyor her şey.
Sanırım şöyle bağlayabilirim: Brooks makalesinde essential complexity ve accidental complexity adını verdiği iki kavramdan bahseder. Birincisi problemin kendi özünde taşıdığı karmaşıklıktır, hiçbir şey onu kaldıramaz, problemin temelini oluşturur. Diğeri ise probleme yaklaşımımızda bizim yarattığımız karmaşıklıktır, bu ise çözülebilir. Biz bilgisayar bilimlerinde algoritmaların space-time tradeoff durumuna girmesinde bu olguları yaşarız örneğin.
Sanırım askerlik mevzu için de bu durum geçerli. Mucizevi bir çözüm olmadığı gibi; ancak bir şeyler verip bir şeyler alarak bu tradeoff döngüsünü devam ettirebiliyoruz.