Love is Evil
Žižek de günde iki kez doğruyu gösteriyor. Hâlâ, evet hâlâ, aşk devrimci özellikler taşıyor, çok sevdiğimiz o romanlardaki karakterlerin şiirselliklerini sunuyor. Ama hangi aşk? Žižek, evet, doğru diyor, arttıralım: önce hatanın kendisini kabul edip, ‘son’a gitmediğimiz zaman cinsiyetler arası münâsebetlerin hastalıklı hâlini de çözemiyoruz.
Sydney’e gelmeden önce bir arkadaşımın 6 senelik kız arkadaşına San Francisco’da arkadaşlık ettim, keep her company denmişti, teşekkür ederim ve aferin aldım. Arkadaşımdan. Çok arkadaş dedim. Sonra ben arkadaşımın yanına geldim; onlar ayrıldılar. Bizim bir arkadaş var. Çok arkadaş var, arkadaşlar varlar. Bu esnada, Amerika’dan iki ayrılık haberi daha geldi. Çeşitli tâziyelerde bulunmak durumunda kaldım, anlayacağınız. Aynı insanlar, birkaç ay önce sınava çalışmamış yandaş arayan tembel öğrenci ya da “bu hastalığa sadece ben yakalanmış olamam!” hastaları gibi size özelden sorularla geliyorlardı, “biri var mı?” veya “sen ne zaman…” ile başlayan cinsten.
Aslında, ebedî kandırmaca ve oyun-eğlencelerden biri olan bu sevişme (Türk filmindeki mânâ ile) mevzu hakkında zihnime yine düşüncelerin koşturması, tam da mezkûr kızcağızla vakit geçirirken ilişki mefhumuna (aslında mevhum) dair midede ezinti yapan ne varsa yaşamam sonrasına tekabül ediyor. Uzun zamandır stratejik yalnızlığımla mutluymuşum, onu fark ettim. Hanımefendiler memnun olsun diye planlar yapmalar, “şuraya gidelim mi?”, “bunu yapalım mı?”, “şuna ne dersin?” cümleleriyle örülü seçeneklerle gelmeler, sonra onu kararsızlık gayyasından çıkarmalar, davet etmeler, konuşmalar, rapor vermeler, çok konuşmalar, yüz görmeler. İlginçtir, ilişkisinden bahsederken “Onu çok seviyordum, yüzünü görmek için ofisten eve koşuyordum hemen” diyen insanlar var. Elbette ki geçmişten bahsediliyor, şimdisinden böyle bahsedenine daha rastlamadım. Bende aynı insanın yüzünü görmek, aynı insanla durmadan sözleşmek, aynı insanla durmadan bir şeyler yapmak Aygaz jingleı dumuru yaşatıyor. Kulakları hiç tüpçü arabası müziği tarafından taciz edilmemiş olanlar anlayamadılar, kısmet.
Pekâla neden böyle hissettiğimi kestirebiliyorum. Bir gün, üç kafadar oturuyorken, nasıl odunca duyulacağına bakmaksızın, “sanırım, bir kadına ilgi göstermenin ve dolayısıyla ‘ilk adımlar’ın algoritmasını çıkardım” dediğimde içimdeki müyendizi konuşturmuş, birkaç gün sonra evlenecek kadim dostumun azarını, “manyak mısın”ını işitmiştim. Bu syndromeun kaynağı, kadın imgesinin erkekteki karşılığında vücut buluyor aslında. Ha kezâ, erkek de kadının syndromeu dersek abartmış olmuyoruz. Nedendir bilinmez, handiyse milyonlarca yıldır bir dişil kaçma, eril kovalamaca peşinde seyirtiyoruz. Erkekler kadınlara bakıyor, kadınlar da bakıldıklarından, arzu edildiklerinden memnun oluyor, erkekler bir de utanmadan kendilerini kışkırttıkları için kadınlara çatıyor. Bildiğimiz eski hikaye. Genelde de doğa erkeği kayırıyor, ele geçirme ve ‘fethetme’ duygusu kendisinde bâkî, yoluna devam ediyor. Erkek, bu fâtihliğinde ne kadar doygun ve hoyratsa, kadın da sorunsalın kendisinden âzâde değil. Dediğim gibi, bu ‘tip’i yaratan biraz da o. (Annelerini cebinde taşıyan erkekleri meselâ, babam mı öyle yaptı?) Her neyse, sonuç olarak; geleneksel feminist deneyimin bile bu olguyu değiştirebildiğini söyleyemiyoruz.
Psikanalizi aşırı derece sevimli, komik bir şey buluyorum. Hattâ, Lacan için “şarlatanlığının farkında şarlatan” diyen Chomsky ile hiç düşünmeden aynı tarafta yer alırım. Modernist, aydınlanmacı, terakkiperver kafadan ne kadar hazetmiyorsam; postmodern, postyapısalcıdan filan da o kadar. Birinden kaçayım derken, körün fili tarifi misali herkes tuttuğunu anlatıyor. Lacancı olunca mesela şöyle diyorsun, “kişi kendinde olmayanı başkasında sever, haliyle gene bir objet petit a, yani sevdiğinize onun eksikliğinden başka bir şey sunmuyorsunuz”. Eee? Anılan çözümlemeye ben de “belki de sizde olup, açığa çıkaramadığınız için eksik olanı” ya da “yoksunluktan ziyade belki de yitiğinizi” ilavelerini yapayım. O eksik, bu aslında yok, o yok, bu yok ne var Lacan, o zaman bu acı, bu hüzün niye? Lacan, kadınlığı erkekliği de garip cebir formülleri kullanarak açıklıyor, canım ya. Lacancılar cinselliğin kendisini de ‘norm’ olarak görüyorlar.
Aslında, evet, konudan azıcık sapalım, cinsiyet olgusunun kendisini de ele almadan onun ilişkisini anlamamız mümkün olamıyor. Kademe, kademe derine inen “cinsiyet nedir, nasıl oluşur, nasıl kimlikleşip kemikleşir” soruları yıllardır düşünürlerin kafalarını kurcalıyor zaten. Butler, örneğin, cinsiyeti bir başarısızlık hikayesi olarak addediyor, hepimizin sınıfta kaldığını ve iyi ki de öyle olduğunu; aksi halde cinsiyet üzerine basmakalıp yargıların, doğallığı su götürmez olduğu düşünülen benimsenmiş sosyal ilişkilerden kaynaklandığını göremeyeceğimizi söylüyor. Butler, daha da ileri gidiyor, bırakın cinsiyeti, cinselliğin bile tekrarlanan, belli bir diskurun ürünü, edimsel bir şey olduğunu söylüyor. Butler, bende nedense hep ‘bedenin gerçekliği’ni göz ardı ediyor izlenimi bırakıyor, “aferin Butler, yüzyılların beden-zihin muammasını bir çırpıda hallettin, bitirdin di mi?” diyesim geliyor; fakat bu tartışmayı başka bir zamana bırakalım. Son günlerde yapımı söküp atsa da kendisine saygı duyuyorum.
Bir dakika, Butler’la hesaplaşmayı bitiremedim! Butlercığım, elbette, cinsiyet çeşitliliğini reddetmiyorum, farklı vücutların olduğunu da, fakat öyle bir kaygan zemin oluşturmak peşindesin ki erkeğe erkek, kadına kadın diyemez oluyoruz. Fâilin kendisiyle bu problem niye? Fâil, tamam, kendini oluşturan müşahhas zemini tanısın, görsün, eyvallah, bu çok önemli bir farkındalık bir insan açısından; ama, son kertede kimden bahsediyorsun, gene çok kimlikli, parça pincik ettiğin o fâilden, o da genelde istediğin gibi davranmıyor?
Bence, evrensel cinsiyet kalıplarından bahsedilebildiği gibi toplumların kendine özgü cinsiyet algılarından da ve bu algıların cinsiyet gelişimine etkilerinden de bahsedebiliriz. Bu noktada, Butler geleneksel feminist damarın kadınları yekpâre bir grup olarak görmelerine — haklı olarak — çatıyor meselâ. Hakikaten, herkes bir ‘yer’de yetiştiğine göre, çoğu kez kadın, erkek dediğinizde tahayyülünüzdeki, şartlanmalarınıza tekabül eden kadından erkekten bahseder oluyorsunuz. Hepsinin hülâsası değer yargılarınız da ister istemez ‘ötekiyle’ ilişkinizi belirliyor. Cinsiyet böyle de ilişki meselesi farklı mı? “Trafik ışıklarında neden hep temsilî erkek kullanılıyor, pekâlâ yürüyen bir kadın da olmalı”nın tartışıldığı bir ülke olan Danimarka’da yetişen bir kadının ilişkisi de, beklentisi de farklı oluyor. Şurada biraz değinmiştim, Danimarka’da seks bolluğu ama romantizm kıtlığı olmasının coğrafyasından, havasına, suyuna, toplumsal kodlara kadar bin tane nedeni var. Ha kezâ, Amerika’da dating müessesesinin Donald Trump’ın çırak alımını hatırlatan süreçleri de şaşırtıcı değil aslında. Mehmet Hayri de bu konu hakkında yazmış idi.
Türkiye de, bu çerçeveden beri değil elbette. Erkekliğin, kadınlığın bizim toplumumuzda hangi durumları kapsadığı üç aşağı beş yukarı ortada. Ortada, ortada ama yaşananı ne kadar basite indirgemeye çalışırsak çalışalım eksik bırakacağız. Ne bileyim, gittiğiniz düğünlerde damatın ebleh ebleh etrafına bakınan, ıkınan haliyle, kadının olağanüstü muvaffakiyet ile bayrak yarışını bitirmesinin haklı gururunu izleyin. Bayrak olarak sallanan da evlilik cüzdanı. Neden böyle oluyor? Veyahut neden bizim erkekler bir yerden sonra kadınlara babalaşırlar? Lacancı olsak; “fallik baskı iyice içselleşsin diye penis derisinden bir parça kurban veren, ‘erkekliğe adım’ atan bir çocuk, ileride o baskıyı nesnelleştirecek, kız arkadaşına ‘baba’ olacaktır” filan diyeceğiz güzel güzel. Allahtan Lacancı değiliz.
Bütün bunlar, sırf bu ‘zaman’da yaşıyoruz diye bizim hezeyanlarımız mı? Bugüne bu halde tutunamayıp; geçmişe mi sığınmalı? Muhafazakâr, dindar zihnin de bu konuları, bu sadmeleri nasıl karşıladığına, çelişkilerine değinmeyi, tenkid etmeyi planlıyordum; fakat yazıyı zaten şimdiden bir hayli uzattım. Şöyle savrukça bir karalama yapmıştım evvelden. O hâlde, bu çağın çocuğu olmak zorunda kalmış biri olarak şöyle bitireyim:
Ne yapmalı? “Ben bu filmi sittin kere seyrettim” hissinden kurtulmadan iyileşmek mümkün mü? Daha çok, daha fazla insan tüketip, ‘deneyerek’, sâfiyet ve hürmeti yitirme pahasına ilişki mezarlıkları mı oluşturmalı? Yoksa ‘cins’in kendisini tartışmaya açınca işler düzelecek, herkes aydınlanacak mı? Yoksa ilk evvel daha ontolojik sorulardan mı başlamamız gerekiyor, sona gidip? Neden terimiz, kokumuz birbirine karışsa da, aynı yastığa baş koyup farklı rüyalar gördüğümüzü bile bile, her dem yalnız olduğumuzu bile bile insan arıyoruz? Neden sevmek istiyoruz da sevdirmiyorlar? Neden artık göz önündeliğin, teşhirin bokunun çıktığı bu çağda, gittiği yeri, yediği şeyi yazmasa ölecek hastalığına yakalanmışlar, evliliğini, yatak odasını dâhil yazanlar varken, bunları ortalığa pislemeyince olmamış/yaşanmamış zannediliyorken, ne dinlediğin, ne izlediğin, ne okuduğun adetâ ne olduğunu gösteriyorken, insanlar handiyse birbirlerinin profillerini ziyaret ederek birbirlerine yakınlaşıyor, biriyle tanıştığında artık etiket bulutu aranıyorken, yani kısacası yağdır Allah herkes ortalığa bir nevî aşk mektupları döşeniyorken; neden aşk ortada yok? Yoksa, herkes o mektubu kendisine yazdığı için mi?