Kurban
Kulaklarınıza tecavüz edilmesin diye haut-parleurünüzün sesini kısınız ve şu yazıyı okuyunuz.
Kurbanlar çok rerörö diyen islamofobik, tarihten bihaber, kıt zekâlılar kadar, bu yazıdaki martavalların müşterilerini de anlamıyorum, anlayamayacağım da.
Boş lâf, saçmalık. Nokta.
Geçenlerde sünnet konusunda laforgue, sonra meren bir şeyler yazmış. Facebook’ta yorum yaptım meren’in yazısı altında. Herkes görebiliyor mu bilmiyorum ama şurada.
Sünnette olduğu gibi, bu konunun tarihselliğini, antropolojik ayağını bilmiyor değilim. Bütün sene köfteleri, kebapları löp löp yutup, yılın bu zamanında ikiyüzlülük yapanlardan da olmadım; ama kimse gelip de dinen ya da sırf kültür/gelenek diye çocukların gözü önünde vurun boğazlarını, kanı da yapıştırıverin alınlarına demesin. Ben bu ‘ayin’lere çocukken çok iştirak ettim, traumatique etkileri de olabiliyor. Çocuklara bir can kıymeti bilinci, ölüm-yaşam dengesi, başka şekillerde de verilir. Önce tırnaklarınızı çekiverin de, kurban edin onları ve sahibine verin, cihan gibi doldurmalarına izin verin içlerini, an gelsin canlarını cihan yapsınlar. Üstünüze düşeni yapın da, evinizi sevgi, merhamet yuvası yapın, o alacağını alır zaten. Onların dimağları bizimkiler gibi sakat değil.
Sizin küçükken, kurbanla ilgili yaşadığınız güzel deneyimler, içinizde oluşan manevî iklim, beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Çünkü, bazılarında bu rituelin farklı tezahürleri olabileceği gerçeğini göz önünde bulundurmuyorsunuz. Çünkü, ne garip ki, gerçekten de, herkes aynı deneyimi yaşamıyor. Ben nasipsizim ya, kurban bayramından ortaokul/lise yıllarında nefret etmeye başladım, bendeki ‘kurban’ olgusu çok çeşitli imgelere dayanıyor. Danayı yere çalmak için onu boğazlayıp, hayvanın burnuna parmaklarını sokup, onu nefessiz bırakan kasabın, o hayvan yerine ölmesini istediğim yıllara dayanıyor. Az önce kesilen hayvanın aileler arasında saatlerce taksim edildiği, insanlara her bayram daha da zûl gelen zamanlara dayanıyor. Daha şuracıkta kanı duran hayvanın etinin kaynatılıp, gün boyu süren taksim/tasnif işlemini gerçekleştirenleri doyurmak için lastik lastik oracıkta yenmesini hatırlatıyor. İbrahim-İsmail kıssasındaki olayın, ‘kurban’ ayinine dönüşmesini sorgulamam da tam o yıllara dayanıyor. Bu motivation çok acayip çünkü, insanlar borca giriyor, “Biz hiç kesmemezlik etmedik” diye övünenler peyda oluyor.
Adam bir şey kendinden çıkarken tırnağını koparıyorlar gibi zorlanıyor, kurban bayramı et dağıtınca rahatlıyor, bütün yılın pisliği hayvanın kanıyla beraber akıyor ya, o sebeple. Tanrı, onu affediveriyor. Kurban eti verdiğini de, yılın geri kalanı sürekli azarlıyor, yüzünü görmek ne demek, aynı mahallenin adamı değiller ki, komşularının tok yattığı, asansörle résidencedaki mescide inilen yerde yaşıyor. Fazlasını versene diyorlar, kızına yardım etsene diyorlar, kırk dereden su getiriyor, “Bizim etimiz ne budumuz ne, çalıştık eşek gibi kazandık.” diyor.
Kurban hakkında mezhepsel yorum farklarını, hükmünü, Hacıların mı herkesin mi kesmesi gerektiğini, şusunu, busunu bahis konusu dahi etmeden, Şeriati’nin Hac risalesinde; “Yalnızca kurban kesmek için, bir koyun kurban etmek kasaplıktır.” demesini de alıntılamadan şunu söylüyoruz sadece:
Çoğunluk güzellemelerine, her şeyin içinin boşaltılıp avam kabaresine dönüştürülmesine de en azından ‘tespit’le yanıt verenler, bırakın da ne söylemek istiyorlarsa söylesinler. Herkes ne yapmak istiyorsa onu yapsın, yapmaya da devam ediyor zaten, senelerdir kan göllerinden, acemi kasaplardan daha farklı bir şey görüyor musunuz gazetelerde? Seçkincilikten falan da bahsettiğim yok, yaratıkların “kısım kısım” olduklarını görmüyor musunuz, siz de bir şeylere kafa patlatıyor, okuyorsunuz, hakikat peşinde bir ömür tükettiğini söyleyenleri, onların takipçilerini dinliyorsunuz, ama isabetli ama isabetsiz, bunların sayısının azlığını da, çağlardan beri böyle süregelip gittiğini de bize söyleyen yığınla donnée mevcut; öyle değil mi?
Dizlerimiz kanayana kadar namaz kılsak, günlerimizi oruçlu geçirsek her daim, her sene hacca gitsek ve kayalarca taş yığsak da şeytanı taşlasak, her sene kurban kessek, minareleri arşa değdirsek; adam olacak mıyız? İbrahim gibi yanık yürekli, yumuşak huylu olacak mıyız? Bu işlerin hakikatine vukuf kesbedecek miyiz? Yakin olacak mıyız? Başkasını kendimize tercih edecek miyiz?
Hâl böyle iken, neden eyvallah çeksin bazıları da, toplumsalından çok ferdi meseleye, aslî meseleye eğilmesin? ‘Toplum’ hâlâ kanları ulu Manitu’ya ulaştırmak istiyorken, neden benzemeye/benzeşmeye çalışsın da, insanların yarın dışkıyla atacakları et yerine daha faziletli şeyler DE paylaşması gerektiğini söylemesin?