Eşcinsellik ve Hangi Müslümanlar?
Dersim Katliamı’nın tartışılabilmesine zemin hazırladığı için Onur Öymen’e nasıl teşekkür borçluysak; Aliye Kavaf’a da eşcinseller hakkındaki demeciyle benzer bir ortam yarattığı için şükran borçluyuz. Böyle olur genellikle. Bazılarının ısrarla üzerini örttüğü, konuşmaktan sakındığı konular, birinin kuyuya taşı atmasıyla sözü edilir olur, böylece herkes testisindekini sızdırmaya başlar.
Beni asıl şaşırtan, vicdanlı bir ses olarak selamladığım Hilâl Kaplan’ın, konuya yaklaşımındaki çuvallaması oldu. Herkese Müslüman başlığıyla çıkan ilk yazısından beri kendisini harâretle takip ediyorum; ancak bu son hâdisedeki tahlil ve tevilleri Hilâl Hanımın kendine müslüman olmasa bile kendine özgürlükçü oluşunu gösteriyor.
Evvelâ, Hilâl Hanımın, onunla lehte ya da aleyhte fikir belirten muhafazakârların (veyahut dindarların), müslümanlar adına konuşma cüreti nereden geliyor? Hilâl Hanımın Başörtülü kadınlar ve taciz yazısında belirttiği gibi “başörtülü kadınlar” iki tırnak arasına sığmıyor da müslümanlar pekâla sığıyor mu? Sahi kim bu müslümanlar?
Hilâl Hanım, farklı fikirde olduğu müslüman gruplara mukabele ederken, aynen onların kullandığı, hiç değişmeyen, “Müslüman bu durumda böyle düşünür, müslüman buna şöyle yaklaşır, müslüman bunu yapmaz, şunu yapar” genellemesinden hareket ediyor. Ayrıca yazıda, fıkhen eşcinselliğin hükmüne de atıf yapıyor. Böylece eşcinselliği hastalık olarak gören toplu bildiriye karşı temel tezi; hastalık değil-günah, kendince güçleniyor. Oysa, azıcık mantık bilgisinden nasiplenmiş her insanın ‘hastalık’ söylemindeki teolojik paradoksu görmemesi olanaksız. Hastalık olan, dolayısıyla insanın elinde olmadan başına gelen bir dertten, insan nasıl olur da sorumlu olabilir? Başka bir cevaba ihtiyaç dahi yoktu.
Bir başka sorunlu nokta, Hilâl Hanımın eşcinselliği, diğer günahlara temayül gibi bir temayül olarak addetmesi. Çünkü bu bakış açısı, sakat bir tabir olan cinsel tercihten (yönelim) vuku buluyor. Konu üzerine kalem oynatmadan önce biraz daha etraflıca araştırsa, eşcinselliği ‘tercih’ etmediğini, kendisini bildi bileli karşı cinse ilgi duymadığını, duyamadığını söyleyen insanların varlığından haberdar olabilirdi Hilâl Kaplan. Bu minvalde, bazı ülkelerde bedelini hayatıyla ödediği bu ‘tercih’i yaparak; adetâ akıllarını yitirmiş oluyor eşcinseller, öyle mi? Yoksa Hilâl Hanım bilmeden ve istemeden, aslında sakındığı, Batılı, Hristiyan bilgi ve söylemlere yenik mi düşüyor?
Yazının sonlarına doğru ise, Hilâl Hanım hepten dökülmeye başlıyor. Özetle, eşcinsellerin sosyal haklarını savunamam; çünkü inancıma aykırı bu davranış, “Allah’a karşı gelmek”le özdeş diyor. Ne garip bir ironidir; lâkin hep karşımıza çıkıyor bu mağdurun mağrurlaşması meselesi. Hilâl Hanım, aynen GATA’ya girerken kendisini ‘hiza’ya sokmaya çalışanlar gibi, eşcinsellere malın, canın, namusun başım üstüne ama kamusal alanda gözüme gözükme diyor. Bir düşünelim lütfen, söz gelimi, tanrıtanımazlar, haydi onlar da azınlık, diyelim ki solcular, aynı şekilde başörtüsüne, örtünmeye, tamamen kişisel inançları gereği, bu ister “kadını edilgenleştiriyor” olsun, ister “örtünmenin bizatihi kendisini ahlâki ve felsefi olarak yanlış buluyorum” gibi bir argüman olsun, karşı kıyasıya mücadele etsinler. Özgürlükler, demokrasi ve bir arada yaşamın yolunu aramak açısından ne kadar ilerleyebiliriz? Başörtüsü meselesine, insan hakları, özgürlükler çerçevesinden bakabiliyoruz; ama konu eşcinsel evliliği ya da onların evlat edinmeleri olursa; bu talepler karşısında sonuna kadar mücadele mi etmeliyiz?
Asıl nokta, günahın yaygınlaşması, meşruiyet tehlikesi midir? Sahi nedir günah? Neden Allah şirk dûnundakileri dilediğine bağışlar? (Nisâ: 48) Şimdi ben de, Hilâl Hanım gibi kendimce bazı çıkarımlara girişeyim, müsaadenizle:
“Bence sigara içmek, kişinin kendine verebileceği en büyük zararlardan biri olduğu için, insanın levh-i mahfuzu diyebileceğimiz beynine verebileceği hasarı da katarsak; kişinin kendine büyük bir zulmüdür; çok büyük bir ‘günah’tır. Sigara içmenin meşruluğu karşısında müslümanlar sonuna kadar mücadele etmelidirler. Hele kendine müslüman diyen birinin sigara içmesi düşünülemez bile benim nazarımda. Sigaranın temin edilebilmesinin, kullanımının kesinlikle önüne geçilmelidir.”
Nasıl duyuluyor? Hilâl Hanım ne der bu konuda? Buradaki gibi, “günahsa benim günahım kime ne?” ölçüsünü başka yerde tutturmakta zorlanıyor mu yoksa?
Aşağıdaki sahih(!) hadisten yola çıkarak, günün birinde bir başka ‘müslüman’, ‘müslümanlar’ adına, fıkhen “eşcinsel ilişkinin hükmü katî olarak kesindir, şeklinde ihtilaf vardır” dese ve tezini fiiliyata geçirecek gücü de olsa, ‘müslümanların’ tutumu ne olacaktır? Yoksa böyle konuları konuşmak, ‘müslümanların’ nefslerine ağır mı geliyor?
1586 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Kimin Lüt kavminin sapık işini yaptığını görürseniz, fâili de mef`ülü de öldürün.”
Tirmizî, Hudud 24, (1456); Ebü Dâvud, Hudud 29, (4462, 4463).
Yarın bir gün Ali Bulaç kültür bakanı olsa, Metallica’nın Türkiye’de konser vermesine mâni olmaya çalışsa; müslümanlar ne der? Oldukça vulgarize ettiğimin farkındayım; lâkin bu komedyaya bazen böyle iştirâk gerekiyor.
Yine de, Allah’a çok şükür ki, bütün bu korkunç örnekleri verebilmemize sebep olanlara karşın; insanların ne idüğüyle ilgilenmeden, dinin özünü bir gayzer gibi etrafına saçanlar da var. Onlar örtülü oldukları için bizim gibi yaygara da yapmıyorlar.
Yanlış hatırlamıyorsam, Hilâl Hanım’ın master derecesi İsveç’ten. Benim burada, Danimarka’da gözlemlediğimi tahmin ederim o da İsveç’te gözlemlemiştir. Geylik, Danimarka’da oldukça sıradan bir olgudur; ama sıradanlığı yaygınlığından değil, önemsizliğinden; üstünde kimsenin durmamasından ileri gelir. Danca kæreste (partner) sözcüğü iki cinsiyeti de içeren bir sevgililik ifadesidir. Eğer canları isterse, insanlar kæreste’den sonra, üçüncü tekil şahısla sevgilisinin hemcinsi olup olmadığını belirtebilir ve kimse bunun üzerine ne sarsılır ne de şaşırır. Zaten bu yüzden, bu tip ülkelerde, eşcinseller tesanüd yoksunluğundan muzdarip olurlar. Ortada ön yargı olmayınca göz önündelik de yok olur gider. Eminim, Hilâl Hanım ve diğer bütün başörtüsünden dolayı ayrımcılığa uğrayan kadınlar, bu görünmezlik hissini Türkiye’de yaşamayı çok defa arzu etmiştir.
Çünkü en nihayetinde, hepimizi, bir arada, bu muazzam kalabalıkta görünmez kılarak beraber yaşatacak şey, ne kadar kabul edemezseniz edemeyin, kendi nefsiniz için istediğinizi başkaları için de istemekten geçiyor.