Danimarka Üzerine

Nephew – Danmark Man Dark

Something is rotten in the state of Denmark.

Hamlet (1.4.90), Marcellus to Horatio

Danimarka üzerine kimi zaman bir şeyler yazdım, çizdim; ama hem buraya bir vesileyle gelip yaşayacaklara bir kaynak olması hem de uzun zamandır kafamda dönüp duranları aksettirmek adına bir özet yazısı yazmak istiyordum. İki seneye yakın bir zaman geçti, Danimarka’daki ecelim geldi, neyse ki ben vaktime evvelden hazırdım. Dediğim gibi uzun zamandır tamamlamak istediğim bir yazı bu, hâlâ tamamlanmış sayılmasa da ilk adımı atayım istedim.

Ferâgatnâme: Yazılanlara ne kaba saptamalar ne de nihâî yargılar gibi bakılsın, hepsi çeşitli gözlemlerden ibaret sadece. Ayrıca, hikâye Danimarka’da yaşanabilecek tek yer olduğunu düşündüğüm Kopenhag’da geçiyor. Herkesin deneyimi de farklı farklı. Ben ‘kendi’ Danimarkamdan bahsettim, sizinki bal gibi bir Danimarkadır, benim kaşığımın sapı kırılmıştır vs.

Wikipedia’da yazanları tekrar edecek değilim elbette, fakat bir girizgâh olması açısından; Danimarka deyince 18 tanesinin bir Türkiye yaptığı takımadalardan oluşan, 5.5 milyonluk (ortalama yaş 40), meşruti monarşi ve parlamenter demokrasi ile yönetilen bir krallıktan bahsediyoruz. Gerisini WolframAlpha‘ya sormak lâzım, değil mi ama?

Biliyorum, “Hava nasıl oralarda, üşüyor musunuz?”dan bahsetmeden olmuyor. Bu soruya, “bildiğiniz donuyoruz” diyerek cevap veriyorum. En büyük yanılgı, çok karlı, kara kış yaşanıldığının düşünülmesi. Ülke kuzeyde yer alınca böyle şartlanıyor insanlar. Kışlar sert elbette; 0 derece civarında seyrediyoruz; ama İstanbul’da tutan kar burada tutmuyor. Sulu sepken yağıyor, tipi, buzlanma oluyor. Kışları çetin yapan, kış mevsiminin çok uzun sürmesi aslında.

Sonbaharda çok yağmur yerken, baharda kuru kalıyoruz. (Bahar mı var, hangi bahardan bahsediyorsun da denilebilir burada aslında.)

Danimarka’da yaz olduğu söylenemez, haziran ya da temmuz gibi, ne zaman geleceği kestirilemeyen 2 haftalık adam gibi bir sıcaklık dönemi var. Yazları nem ve ter içinde kalınmıyor; fakat tişörtünüzü giymekten geri durmuyorsunuz. Buna rağmen yazları sürekli devam eden bir bahar havası gibi, kimi zaman yağmurlu, kararsız.

Hesaba katılması gerekli en önemli olguları açıklıyorum: rüzgâr ve kurşunî, sıkıcı, kasvetli hava. Rüzgâr sevmeyen bir insan olarak burada çok örselendiğimi söylemeliyim. Tanıyan arkadaşlar rüzgâr yeyince kendi kendime nasıl söylendiğimi tahmin edebilirler. Dünyanın en büyük yel değirmeni üreticisi Vestas, Danimarka’dan çıkma.

Danimarka’nın havasına güvenilmez. Dolayısıyla kurtarıcınız, kat kat giyinme diye tabir edilen giyinme şekli olacak.

Bir diğer alışması zor durum güneş ışığından yararlanmak. Kışları, günler çok kısalıyor, sabah 9’da hava aydınlanırken, öğlen 4 gibi güneş batıyor. Yazları ise bunun aksine dünyanın en şirin yeri burası oluveriyor, sabah 4’te aydınlanan gün, gece 10 gibi ancak son buluyor. Bir mekâna gündüz girip aydınlıkta çıkıyorsunuz bazen, rüya gibi. Burayı ziyaret edecekseniz, yazın gelin kısacası.

Danimarka’nın insanları kimilerine göre ‘elbette soğuk’. Kimilerine göre aynı zamanda kaba. Buna karşın Dancada teşekkürün bolca çeşidi var.

Meselelere gayet üstünkörü baksaydım da sizlere böyle alt alta “Danlar böyledir, şöyledir” diye sayabilseydim. Yazıyı okuduktan sonra, aklınızda kalanlar pek farklı olmayacak gerçi.

Bir ülkedeki geleneksel davranış kalıplarının çok çeşitli merhalelerden sonra temayüz ettiği düşünüldüğünde, bunları iyi-kötü şeklinde tasnif etmeniz bir şey değiştirmiyor. Ne demek istediğimi biraz açayım.

Geldiğiniz yerde, ya da kafanızdaki muaşerette, sokakta, ya da herhangi bir yerde size yanlışlıkla çarpılmasına “ah affedersiniz!” diye bir karşılık alırken burada almamanız, ilk başlarda size “öküzlük bu!” diye düşündürebilir. Zaman geçtikçe, bunun Danlar arasında, “ikimiz de bunun istemeden gerçekleştiğini biliyoruz, ne diye ben dilimi yorayım o da bana gereksiz bir tebessümle karşılık versin” şeklinde bir kodu olduğuna şaşırabilirsiniz. Ne garip değil mi? Size garip lâkin.

Bir başka örnek, mahremiyet anlayışındaki farklılık olabilir. Kimse siz anlatmadan “sevgilinle nasıl gidiyor?”, “nasıl tanıştınız?” diye sormaz, merak etmez. Bunu sadece özel yaşam olarak ele almayın, yeni girdiğiniz bir ortamda, yeni taşındığınız çevrede, siz kendinizi onlara tanıtana kadar kimse size bir şey sormaz. Siz buna bir köşede durup, “kimse benle ilgilenmedi” diyebilirsiniz, böyle durumlarda ilk adımı siz atın.

Aslında tek başlarına, coğrafya, iklim gibi etmenler bile kültüre, davranış kalıplarına, mutfağa aracısız etki ediyor. Çok abartılı bir iddiâ değil aslında, Akdeniz ülkelerinin mutfaklarının zenginliği, insanlarının coşkulu, sinirli hâlleri, sohbete düşkünlüğü size nasıl bir fikir veriyorsa, Danimarka mutfağı diye bir şey olmayacağını, açık sandviç, sıkıcı birkaç balık, ufak patates ve bira dışında bir şey bulamayacağınızı, insanların oldukça îtidâlli olduğunu, bir fikir veya herhangi bir şey hakkında çok civelek olmadığını az çok tahmin edebilirsiniz.

pattis

små kartofler

İnsanlarının bu kapalılığı dile yansıyor elbette, başka herhangi bir dilde bir şeyi doğrudan doğruya sevdiğinizi söylersiniz meselâ (“I like it”), Danca’da aynı ifadeyi mot à mot çevirecek olsak “katlanabilirim” gibi bir deyiş ortaya çıkıyor (“jeg kan godt lide det”). Hiçbir zaman açık vermeyen, homojen ve pastörize edilmiş bir dil Danca.

Eğer burayı ‘ev’ kılmayacaksanız, Danca öğrenmeye katlanmayın. Katlanmayın diyorum, çünkü hem aynı Fransızca gibi Danca da “yazılan” ve “konuşulan” dil olarak ikiye ayrılıyor (ve bu ikisi arasında bir korelasyon yok), hem de zaten herkes akıcı bir İngilizce’yle konuşuyor. Özellikle Almanca biliyorsanız, bir şeyleri okumaya, anlamaya kısa sürede başlayabilirsiniz; ama iş konuşmaya gelince alfabede olandan daha fazla sayıdaki sesi nasıl çıkaracağınızı bilemeyeceksiniz. Tüm bunlara, Danların ünlü minimalizmini konuşmaya yansıttıklarını ekleyin, yuttukları kısımlar yüzünden, insanları da uzun bir süre tam anlamıyla anlayamayacaksınız. Daha önce duymadığınız bir kelimeyi büyük ihtimalle yanlış okuyacaksınız ve hiçbir zaman pürüzsüz bir telaffuzunuz olmayacak. Unutmadan, Danların bozuk bir Dancaya toleranslarının düşüklüğünü de buna katıverin. Siz istemeden İngilizceye dönenler olacak.

Ne kadar korkuttum değil mi?

İngilizce sizi sosyal olarak bir noktaya kadar taşıyabilir, her ne kadar herkes konuşuyorsa da, kimse sizinle, iş güç söz konusu değilse, büyük bir iştahla İngilizce konuşmaya meraklı değil. Bir yabancı dil bilen, yüksek öğrenim görmüş biriyseniz, burada çalışan diğer profesyonellerle birlikte belediyelerin ücretsiz kurslarıyla Danca öğrenebilirsiniz elbette. İsteyin her şey olur, benim büyüttüğüm kadar değil. Tabii şunu akıldan çıkarmayarak; “İngiliz aksanıyla konuşunca İngiliz olunmaz.” Bilmem anlatabildim mi?

Gönderme yapmak yerine daha açık ifade edeyim. Danlar sizi onlardan biri olarak gördüğü sürece açık fikirli insanlardır. Çeşitlilik, farklılık Danimarka’nın önerebileceği şeyler değil. Burası, birbirine fazlasıyla benzeyen insanların yaşadığı, “ne mozaiği ulan mermer, mermer” kültürünün uzak ara önde olduğu bir diyar. İsimlerden cisimlere bunu çokça fark ediyorsunuz. Ülkesinden, havasından söylenen insanlarla dolu burası; ama söylenmek de içselleştirilmiş. Kendisini yetiştiren sistemin mâmulü, yan mâmulü kemalist amelli, milliyetçi refleksli, devletçi duruşlu onca Türkiyeli neyin sonucu üretildiğinin nasıl farkında değilse, Danimarka’da da refah devleti, sosyal devlet, insanlara onun edimlerinin en iyisi, en doğrusu olduğunu fısıldayarak, uyruklarının beyinlerini ambalajlamış. Keynes, bu bağlılığı görse, zevkten dört köşe olurdu. Bunun gibi, sağlıklı yaşam, ekolojik ürünler, çevrecilik, temiz enerji gibi konuların da toplumca paket program ve ibadet gibi ele alınışı, Žižek’in “starbucks ve ideoloji satın alma” içerikli tespitlerini hatırlatıyor.

Arap, Türk, Kürt vb. göçmenlerin buralara teşrifi yarım yüzyılı bile bulmamış, ‘göçmen sorunu’, diğer birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, sağ ve aşırı sağ için büyük bir politik malzeme. Daha önce bahsetmiş olmalıyım, sağcılardaki yabancı düşmanlığından bahsedeceğimiz kadar, bazı göçmenlerde bir istidât sorunundan da bahsetmemiz gerekiyor.

Bir not olarak ekleyeyim, exotiqueliğin geçer akçe oluşu Avustralyalı veya Yeni Zelandalı olmanızla bilfiil orantılı. Özellikle Dan elflerinin, onlara inanılmaz bir teveccühü var. Senin Türkiyeli oluşunu, tam tersi şekilde mütâlaa etmen gerekiyor.

Onca ‘kapalılık’. Az da olsa yakınlaşamıyor, kabul göremiyor muyuz?

Danların iletişim katalizörü alkol. Sarhoş olduklarında, onlarla daha samimi olduğunuzu fark edeceksiniz. Ertesi gün, pek bir şey hatırlanmamasını, pek umursamamanız lehinize olur. Alkolün yakınlaştırıcı etkisi o denli büyük ki, ilişkilerin kurulmasına da önayak oluyor. Bir yabancı için, ilk başlarda bunu anlamlandırması oldukça zor. Dünyanın geri kalanında ilişki mefhumundaki roller, kalıplar tersine dönmüş durumda. Eril bir kovalamaca, dişil bir kaçma durumundan ziyade, kadınların inisiyatif aldıkları, beğendiklerine beğendikleri gece ‘sahip’ oldukları bir düzen. Elbette insanlar evleniyor, düzenli ilişkileri olan bir dolu insan var, sokaklar Dan bebekleri kaynıyor; fakat o ilişkileri başlatan ‘hikâye’ üç aşağı beş yukarı aynı. İlk ‘adım’dan sonra, bir ilişkinin geleceği olup olmayacağı sonranın konusu.

Erkekler pısırık, kadınlar rahat, herhangi bir aşk hikâyesinin Danimarka’da geçmediği çok açık. Tekrar etmekte lüzûm görüyorum, genelleme yaparken genel dışına çıkan insanların varlığından habersiz değilim. Bu, manzara-i umûmîyede gördüğümün bu oluşunu değiştirmiyor ama.

Oldukça önemli bir ayrıntıyı atlamayayım. Danlar müstehzi insanlardır. Üzerine eğlenilenin; inancınız, düşündükleriniz veya fikirleriniz olması pek de önemli değil. İki arkadaş birbiriyle alay eder, bundan alınılmaz.

devam edecek… (bunu çemkirme yazısı olarak alın, cici yazı sonra gelecek)


Bu yazıyı hazırlarken onun yazılarından da faydalandığım, yazılarını buraya gelmeden önce okumamış olduğum için çok üzüldüğüm, bir diğer muhacir, tatlı insan Xander Mellish’in Danimarka üzerine yazılarına buradan ulaşabiliyorsunuz.