Cumhuriyet Resepsiyonu
Uzun zamandan beri, beni ilk kez bu kadar mesut eden silsilelerin bir Cumhuriyet resepsiyonuna denk gelmesi ne kadar garip. Duyan da resepsiyonların aranan adamıyım sanacak, hayır ilk kez teşrif ettim efendim.
Genç nüfusun azlığı ilk başlarda büyük sorun teşkil etse de sonradan arkadaşların duhulü ortamı pekâlâ renklendirdi. Yolda ilk duyduğumuz cümle: “yolunuzu kaybetmiş gibi gözükmenizden bizden olduğunuzu anladım” (daha önce büyük elçinin résidence’ına gitmemiştik elbette). Résidence demişken enchanté de olduk kendisiyle tanışmaktan. Şüphesiz İstanbul Erkek ve Galatasaray Lisesi’ne inancımız tamdır.
“Artık tanışalım değil mi?” dedi Şehir Müzesi’nde çalışan G., doğma büyüme Danimarkalı. Kendisi bizi tipimizden anlayan kişinin ta kendisi. Yanındaki üniversiteden Dan arkadaşı J. Onunla gece boyunca sohbet ediyorum. Türkiye’den her Islamist country diye bahsedişinde politik doğruculuk yapıyorum. Türkiye üzerine çalışmış biri. Özellikle Mısır vb. ülkelerle bizim demokrasimizi karşılaştırmalı incelemiş, ordu ve laisizm tahakkümünün belinin kırılmasından çok memnun: “Çok iyi yoldasınız” diyor. Solcu, liberal kesimin bu iyiye gidişlere karşın birçok konuyu görmezden geldiğini ekliyorum, “demokrasimiz hâlâ topal” bu anlamda diyorum. Hâlâ “militarist baskıya karşı duran ama muhafazakârlığın ortalamasına hayır” diyeni duymadığımı söylüyorum. Gerçek bir ‘sol’umuzun olmamasından dem vuruyorum. Muktedirler nasıl iktidar nimetlerini kendilerine yontuyorlarsa, sırf ‘ortak düşman’dan hareketle kabileciliğe, açgözlülüğe, güce tapınmaya, muhafazakâr dangalaklığa göz yumulduğunu söylüyorum.
Ne desin ki? Durum her yerde aynı. Katılımcı demokrasi adı altında sahnelediğimiz orta oyununda aktörler ülkeden ülkeye farklı ve fakat piyes aynı kalemden çıkma. Kendisini her namuslu aydın gibi ‘solcu’ diye tanımlıyor, ülkenin muhafazakârlaşmasından tedirgin. Politikanın anlamsızlığından içinde bulunduğumuz mekana aldırmaksızın bahsediyoruz. Politikacıların uzmanı olmadığı, çoğu zaman anlamadığı konularda at koşturduğunu söylüyorum. Doğulu olduğum için daha ütopik çıkışlarda bulunuyorum zaman zaman, tabii o daha ihtiyatlı.
Herkesler, hepimiz orada. Tahta kafalarını birbirine tokuşturanlar, doğma büyüme buralılar, arada kalmışlar, darbe sonrası atlayıp gelen klişe slogan solcuları, ‘bu ülke’nin kaymakları bizler, gazeteciler, “şunlar şunlar olsa, bugün atlayıp dönerim”i yıllardır terennüm edenler, bir türlü dönemeyenler, bir daha dönemeyecekler, yabancı gelinli-damatlılar, devletlûlar, meyve sucular, kırmızı şarap alayımcılar, okumuşlar, okumamışlar, kendini yetiştirmişler, yetiştirmemişler… Safi biz.
“Sahi, biz kimiz?” sorusunun bende karşılığı ortalama bir karikatür belirmez hiç kafamda tam da bu yüzden. Belki başka başka ülkelerde bu iş daha kolaydır. J.’de gördüğüm bu anlam verememe de hep bize özgülükten, hep Batılı normların bize tam oturmamasından kaynaklanıyor. Bir karmaşa, ‘kaos düzeni’. Belki de içteki o meşhur dinamizm buradan geliyor.
Yeni nesil ırkî ön yargılara giriyorum. J. artık ezberlediğim örneğime şaşırıyor: “Bir Alman’a disiplini sebebiyle ‘çok Alman olma’ dersen bu stereotip şakan samimiyetinize göre değerlendirilir fakat yeni tanıştığın birine ‘Aile birleşimi vizesiyle mi geldin?’ diye sormak ayrı bir şey” diyorum. Dan müstehziliğinden de dem vurunca ister istemez gülüyor. Haklısın diyor, saçlarını boyayıp, lens takıp Türk gibi ortalarda dolaşmayı deneyen bir Alman televizyoncudan bahsediyor. Başına gelmeyen hoş olayları sıralıyor. İzlemediğimi söylüyorum.
Sorunun öbür ayağını da konuşuyoruz. Batılı’nın göçmen ve entegrasyon sorunu diye baktığı, benim ise istidat sorunu olduğunu düşündüğüm malum, melun konu. Merhum Mümtaz Turhan’ın Kültür Değişmeleri ve Garplılaşmanın Neresindeyiz kitaplarını hatırlıyorum.
Kıpır kıpır G. yanında birini getirip tanıştırıyor. Sosyal Demokratlar’dan milletvekilimiz de mi varmış? Bu tatlı, genç (ben 45 yaşındayım sanki) bayanla önce Türkçe başlayan sohbetimiz, J.’nin araya girmesiyle Dancaya dönüyor. “Konuşuyor musun ki?” diyor, gün geçtikçe daha iyi anladığımı söylüyorum. Ne yazık ki on senelerdir burada olup doğru dürüst konuşamayanlar var diyor. Sonra da İngilizce’ye dönüyoruz üçümüz. Akıcı İngilizcesi (hepimizi döver) için Dan eğitim sistemini tekrar şükranla anıyorum. Mesleğimi duyunca kendisinin de şu anda devlette Open Document Format kullanımı parlamento projesinde görevli olduğunu söylüyor, IT ile ilgili olduğunu ekliyor; fakat okuduğu makalelerinin çok ‘geeky’ olmasından mustarip. Gecenin ilk potunu J.’ye tam o esnada dönüp “See, that’s what I was talking about” diyerek kırıyorum.
Cavit bir köşede diğer gençlere ve yirmi senedir burada yaşayan gazete temsilcimize dert yanıyor gene, höykürerek. “Japonya’da o kadar çekik gözlü arasında bu kadar yabancı hissetmiyordum.” dediğini duyuyorum. Gülümsüyorum.
Dan vatandaşı Türklerle tanıştıkça Dan Halk Partisi’nin (isim benzerliği ne tesadüf) nasıl böyle oylar çıkarabildiğini anlayabiliyorum. Artık onlar da istatistiklerde ‘yabancı’ gözükmüyorlar, dolayısıyla “her yerdeler, inanılmaz çoğaldılar” korkusunu kanıksatabilecek, tam anlamıyla kestirilemeyen rakamlar söz konusu.
Çağrı’nın yırtıklığından faydalanıp büyük elçiyle hatıra fotoğrafı bile çekiliyoruz. Onca yediğimiz içtiğimiz şeye rağmen Çağrı’nın evinde içmeye devam etmek üzere ayrılıyoruz.
Kafamda babamın buraya geldiğimde gönderdiği nereden olduğunu hatırlamadığım alıntısı var: “Önce yolculuğa atılmalısın; ancak ondan sonra kendi insanlarını daha iyi tanıyabilir, vatanına dönebilirsin.”
Ha bir de; milliyetçiliğin her türlüsüne karşı olmak vatanını sevmeye engel olur mu hiç? Onu da nereden çıkardınız?