Başka Dilde Aşk Üzerine
Bilöker‘de gördükten sonra adam gibi film tenkidlerini özlediğimi fark ettim. Başka Dilde Aşk’ı gördükten sonra biz de arkadaş arasında yorumlamış, beğendiğimiz, beğenmediğimiz yanları konuşmuştuk.
Bu ekseriya malumatfuruşluk taslayan, münekkid arkadaş ortamı benim Türkiye ile ilgili özlemlerimin ilk sıralarında geliyor desem abartmış olmam. Beraber film izleyip üzerine konuşmak yakın arkadaşlığın muteber bir nişanesi benim nazarımda. Konuyu dağıtmadan asıl maksada gelelim.

Başka Dilde Aşk ile ilgili Koray’ın değindiklerine, ben aslında farklı bir açıdan takılmıştım. Tutarsızlığın en büyüğü Ferzan Özpetek İtalya’sı hissi veren İstanbul ve yaşam tarzları da değil aslında sorun. Asıl konu tam da Koray’ın detaylandırdığı sosyal, politik vb. imgelerin neden filmde olması gerektiği. Bir konu yakalanıyor, oldukça insanî ve kendi içinde çelişkilerle dolu. Bu bireysel çelişki (sürekli konuşmak zorunda biriyle - konuşamayan birinin iletişimi, yakınlaşması) yeterince güçlüyken, bunun üzerinden bir aşk hikayesi, insana dair bir hikaye zaten geliyorken bir, iki, olmadı üçer beşer yan çelişkilerle hikaye neden dallandırılır? Bunun aşı gibi bir dozu yok mudur? Bu şekilde ne ana tema ne de yan çelişkiler iyi verilebiliyor. Oysa filmin başında Zeynep’in (Saadet Işıl Aksoy) “Oh be sonunda konuşmayan birini buldum!” haykırışı dışında, aslolana geri dönemiyoruz, orası kovalanamıyor. Sendika, haklar, eylem gibi tâli konular yönetmenlerimizin habis alışkanlığı olan “bir film çekme fırsatı buldum, dolayısıyla her türlü konuyu işlemeli, her türlü mesajı vermeliyim”e kurban gidiyor. Yanlış anlaşılmasın, “ya romantik bir film çekselerdi, ya da sosyal bir film” değil demek istediğim. Neden olmasın, ikisi de olabilir. Her toplumsal olanın içinde birey de var olduğu için elbette. Fakat sırf var olsun diye değinilip geçilen onca konudan bir türlü o bütünlük hissiyatını alamıyoruz. Asıl sorun da bu. Sadece az önce saydıklarımda değil, başka şekillerde de kayboluyoruz filmde. Örneğin, ev sahibinin depresyonu, başından geçen olay ve onun da hikayeye eklemlenişine hiç girmiyorum bile.
Sonuç olarak söyleyeceği bir şeyleri olan bir film, neyi nasıl söyleyeceğinden tam emin olamıyor. Sosyal, politik mesajlar verilmişken esaslı verilsin diye bekleyen Koray da, insanla, insan ruhuyla temas kurmuşken olay örgüsünde kaybolan seyirci de memnun olamıyor.
Ana (Lale Mansur) oğul tartışma sahnesi oldukça etkileyiciydi. Ben yine de, orada bile, ‘babanın çocuğu kabullenemeyişi’ kısmını zorlama buluyorum. Farklı ‘dünya’ların insanı iki kişinin bir araya gelmesi, bunun için gereken emek, karşılaşılan zorluklar kâfiyken, karaktere bir başka gereksiz parantez açmak dışında bir işlevi yoktu.
Aslına bakarsanız, tenkid ederken yaptığınız gibi çok mıncıklamazsanız, engelli bir insanı konu etmesi ve alt yazı detayıyla bile yapımı övebiliriz. Ayrıca iki ana karakter de gayet iyi bir oyunculuk ortaya koymuş.