Antonioni Sineması ve La notte

Uzun zaman sonra beni oldukça şaşırtan bir film oldu La notte. Antonioni’nin modern aşk, ilişkiler, yaşam, iletişimsizlik üzerine eğildiği, L’avventura ile başlayıp L’eclisse ile son bulduğu söylenen üçlemesinin ikinci filmi.

Film hakkında ilk övgüye huysuz, yaşlı Bergman’ın bir röportajında rastlamıştım. Bilenler bilir, Bergman kendi işleri dahil, oldukça müşkülpesenttir ve bir yapıtı övüyorsa onu gerçekten beğenmiştir. O röportajda bile Antonioni hakkında “İyi bir teknisyen değildi; ama iki büyük şaheser yaptı, biri La notte diğeri Blowup.” diyor, diğer işlerini ise pek tutmadığını, beğenmediği her şeye yakıştırdığı gibi, sıkıcı bulduğunu îmâ ediyordu.

Elbette Bergman, Antonioni’nin teknik düzeyine değinirken bir nevî ‘sanat mütehassıslığı’ndan bahsediyor olmalı. Kendisini seven, sevmeyen herkesin kabul etmekten geri duramayacağı bir teknik ustalığın da mümessiliydi Bergman. Antonioni filmlerinde bu anlamda bir yegânelik bulamayabilirsiniz; fakat kanımca, Antonioni’nin en büyük gücü anlatıma getirdiği yenilikler ve yer yer aşırı uzun çekimlerinden ileri geliyor. Uzun çekim deyince Tarkovski’nin en sevdiği yönetmenlerden birinin Antonioni oluşunu da ekleyelim.

Peki Antonioni’nin anlatımında çekici olan yan ne? Her şeyden evvel, ucu açık ve bağımsız hikâyelerin sürüp gitmesi ve en sonunda, en başa, geldiğimiz yere dönerek daireyi tamamlamamız. Sürüp gitme dediğimde oldukça hareketli bir akış hissi algılanmasın, Antonioni çoğunlukla istediği kıvama gelmenize kadar sizi oldukça sıkıyor. Çünkü karakterlerinin canı çok sıkılıyor. Bütün o avare yürümeler, şehirde kaybolmalar, saçma sapan sohbetler, her yere sinen kayıtsızlık, amaçsızlık ve donukluk aslında çok temel bir duyguya hizmet ediyor. İzlerini Kierkegaard ve Wittgenstein’da da sürebileceğimiz var oluşumuzun ta kendisindeki absürtlük, saçmalık ya da abeslik, hangi kelimeyi tercih ederseniz edin, Antonioni’nin asıl derdi.

La notte’a geri dönecek olursak; filmde tüm bu izleri kovalamak mümkün. Evliliklerinde alışkanlığın getirdiği yıkıcılıktan mustarip, ilişkilerindeki bağ sökülmüş bir çiftin, hasta ziyaretiyle başladıkları bir sabahtan, filmin adındaki davetli oldukları ‘gece’ye teşrif etmeleri ve ertesi sabaha kadarki zaman dilimini izliyoruz.

La notte

Lidia’ya (Jeanne Moreau), Giovanni’nin (Marcello Mastroianni) yeni kitabının tanıtım gününde hafakanlar basmış, sıvışıp Milan’da şehrin içinde turluyor. Antonioni her defasında, bu yıpranmış özgür kadının bir delilik yapacağını hissetmemizi istiyor. Ya tek başınalığının başına bir iş açacağından ya da kocasını aldatacağından şüpheleniyoruz. Oysa Lidia, yabancılara kaçamak bakışlar atmasına, önünde sokak kavgası gibi tehlikeler (eril) cereyan etmesine karşın, belâdan kaçıyor ve en nihayetinde yaptığı şey, yeni evli ve ‘mesut’larken oturdukları mahalleden Giovanni’ye onu alması için telefon etmek (dişil). Giovanni ise konu ister sadâkat, ister belâ olsun film boyunca bunlardan hiç ‘sakınmıyor’. Karakterlerimiz, aslî can sıkıntılarını, Antonioni’nin genellikle başvurduğu ve insanların genelde yapageldiği üzere, oyun ve eğlenceyle gidermeye çalışıyor. Önce bir kulübe gidiyorlar, orada harika bir performans seyrediyorlar, sonra da davetli oldukları milyoner iş adamının partisine katılıyorlar. Her zaman olduğu gibi çiftin ilişkilerinin kırılganlığına, Lidia’nın durgunluğuna, Giovanni’nin çapkınlığına (iş adamının genç ve güzel kızı Valentina’yla (Monica Vitti) işi pişirmesine) tanıklık ediyoruz. Buraya kadar akış hissini alamayan seyirci, tahmin ediyorum ‘gece’nin başlangıcından sonuna kadar filmle beraber akmaya başlıyor.

Aslında fazla uzatmaya lüzum yok. Son sahnede, gecenin sabahında, Antonioni her şeyi özetliyor. Hastanede ziyaret ettikleri, kendini aradan çıkarmış, Lidia’dan başka bir şey düşünmez olmuş, Lidia’nin gerçek aşığı Tommaso ölmüş (başa dönüş). Lidia, Giovanni’nin ise nasıl ‘bencil’ olduğundan, onu severken hiç kendi ‘ben’ini terk etmediğinden, aslında Tommaso yerine onu sevmesinin getirdiği anlamsız pişmanlıkla bahsediyor. Tabii ki, “ölüyor gibi hissediyor”, “var olmak bile istemiyor” çünkü “Giovanni’yi artık sevmiyor” hattâ “ona sadece acıyor”.

La notte

Lidia, Giovanni’nin ona yazdığı ve Giovanni’nin yazdığını bile hatırlamadığı enfes mektubu okuyor.

Bu acınası ilişkinin, her ilişkideki gibi, en ateşli sevişmesi de, olmadık bir yerde, olmadık bir kavga veya hüzün ardından geliyor böylece. Alışkanlığın yarattığı kayıtsızlıkla, artık sevgisini bile söyleyemeyen bir adamla, ondan tiksinen bir kadını buluşturan bir hüzün kalıyor geriye.